Çaycuma Bayan Masör Hizmeti – Masör Ece

Çaycuma Bayan Masör Hizmeti – Masör Ece

Çaycuma Bayan Masör yaprağa sarmış ağaçların altında yürürken, ölümden ne denli nefret ettiğini, aslabir vakit hastalığa ya da yaşlılığa boyun eğmek istemediğini anlatırdı. Damarlarında atan o kıpkırmızı, o genç kan nasıl da gurur veriyordu ona! Kendine özgü yürüyüşüyle bahçelerin içinden geçip yaklaşmasını seyrederdim. Güneşte saydamlaşıp pembe şekerlere benzeyen Çaycumaklarına bakar ve yanımdakinin bir melek değil, gerçek bir adam bulunduğunu düşünürdüm.

Çaycuma Bayan Masör bir ermiş gibi, dünya ile hiç ilişiğim yokmuş benzer biçimde davranılmasından usanmıştım artık. Herbaud’nun, o güne dek yalnız Stepha’nın yapmış olduğu benzer biçimde, bana ayaklan yerde bir insan şeklinde davranması, yeryüzüne ilişkin bir yaratık olarak bakması beni çok sevindiriyordu. Herbaud benim ruhumla ilgilenmediği, bana olan sevgi ve dostluğunun iyi yanlarımı değerlendirmesine bağlı olmadığı için lukliydim, içinden geldiği, benden bir şeyler beklemeden sevmiş olduği, beni olduğum şeklinde, tümüyle benimsediği için lukliydim.

Başkaları benimle, herkesten ayrı bir tavır içinde, veya minimumından ciddi ve ölçülü konuşurlardı. Oysa Herbaud, benimle mevzuşurken güler, şakalaşır, elini kolumun üzerine koyar, parmağını sallaya sallaya “Benim minicik zavallı dostum”; diye takılırdı. Giyimim, görünüşüm mevzusunda ağzına geleni söylemekten kaçınmazdı, ama hep dostça, şakacı ve her vakit beklenmedik anlatımlar içinde. Onu bir düşünür olarak görmüyordum. Günceme şöyle yazmışım: “Her mevzuda kendine özgü kuramlar ortaya koyma kabiliyetine hayranım. Bu, belki de felsefeyi fazla bilmemesinden.

Çaycuma Bayan Masör

Çaycuma Bayan Masör çok hoşlanıyorum.” hakikaten de, bütün felsefe kurallarının cahiliydi; ne var ki, benim adımımı atmayı bir türlü göze alamadığım yollan açıyordu bana. Önemli olan da buydu. Arkadaşlarımın çoğu, Tanrıya inanırdı. Onların görüş açısıyla kendiminkini bağdaştıracak bir çözüm arar ve bu mevzuya değinmekten kaçınırdım. Onlardan tamamen kopmak da istemiyordum. Oysa Herbaud, beni kendisinden ayıran geçmişimin üzerinden bir sünger çekmeye kesinydı. “Dindarlar” grubuyla olan ilişkimi çatık kaşla karşılardı hep. Yobazlık, onu her vakit iten bir kavramdı, inatla, doğa ötesi ruh araştırmalarını bilmezden gelirdi. Dine karşıydı; kiliseye karşıydı, milliyetçiliğe ve militarizme karşıydı. Ne çeşit olursa olsun, her türlü mistisizmden kaçardı.

Ona, “Kişilik” ile alakalı çalışmamı verdim okusun diye; çünkü bu araştırmam koltuklarımı kabartıyordu. Suratından düşen bin parça olarak geri verdi. Katoliklik ve romantizm koktuğunu söyledi. Bunları en kısa zamanda içimden söküp atmam gerektiğini belirtti. Onun öğütlerini canla başla benimsedim. “Katolik karmaşıklıklar”dan, ruhsal çıkmazlardan, mucizevi yutturmacalardan gına gelmişti artık. Ayaklarımın yere erme zamanının çoktan geldiğini fark ediyordum. Işte bu yüzden, Herbaud ile karşılaştığım süreı kendimi bulmuş benzer biçimde oluyordum. O, benim geleceğimin bugüne uzanmış gölgesiydi.

Herbaud, ne kilisenin temel direği, ne kitap kurdu, ne de süreını barlarda öldüren biriydi. Herbaud, kendi somutladığı örnekle, ferdin hepimizçe kabullenilmiş kategoriler dışında, kendi kendine saygısı olan, mutlu ve görevli bir yaşantı kurabileceğini; şu demek oluyor ki tam benim istediğim tür bir yaşamı olabileceğini kanıtlamıştı. * * * Bu yepyeni arkadaşlık, baharın getirdiği sevinçlere ayrı bir katkıda bulunmuş oldu. Kendi kendime, yılda yalnız bir defa bahar vardır ve insan yalnız bir kere genç olur diye tekrarlıyordum devamlı. Gençlik dolu bahar günlerimi boşa harcamamalıyım, diyordum. Mezuniyet belgesi tezim üzerindeki son çalışmalarımı tamamlamak üzereydim.